Dönmedolap.
Girişi atlatmış gibi yapıp asıl aklımdakilere geçebilsem keşke.
''Haydi bir film izleyelim!'' denildiğinde, nedense aklıma belki sadece bir kez, o da belki tam değil, izlediğim bir film geliverir. The Fountain. Nedense o film bende Siddharta gibi insan elinden çıkmış bir eserden başka bir his uyandırır. Sanki o film ve Siddharta hayatın anlamının birer ipuçu olarak insanlığa bırakılmıştır. Ya insan yapıtı olmamalılardır ya da öylelerse o insanlar sonrasında nereye varmışlardır acaba? Yani oralara varmış bir insanın olma halinde sonraki aşama var mıdır?
Hesse ve Aronofsky'e övgü yazmak için koyulmadım elbette. Övgülere geçilecekse, çok geç tanıştığım, samimiyeti de pek ileri götüremediğim bir Sabahattin Ali'ye saygı durmak gerek. Neyse, şimdi konu son zamanlarda hiç olmadığı kadar bilinçli bir şekilde (mindful & conscious) aradığımız hayat gayemiz, ya bulunmayı beklemiyor da vuku buluyor ise fikri. Mutluluk varılacak bir durak değil, yolculuğun kendisidir gibi bir vuku bulmaktan bahsetmiyorum lakin. Vuku bulan şeydeki saklı mana ya da açık gerçeklikle yüzleşme cesaretinden bahsediyorum. Belki de hayatlarımızın gayesi o kadar da ulvi değildir. Sıradan bir insan olmak için gelmişizdir buraya. Ve dönmedolap gibi bir yanılsamanın içinde aradığımız o anlam sadece gerçekte olan ve katlanamadığımız hayalkırıklığından kaçma çabasıdır. Belki Orwell'in 'double speak'ini yaşıyoruzdur durmaksızın. Manaya yakın hissettiğimiz her an suretin sureti olan bir başka kelime keşfediyoruzdur belki dağarcığımızda. Hatta hatırlıyoruzdur. Belki Socrates'in dediği gibi insan her şeyi bilerek doğuyordur. Şimdi bunu kim demişti kontrol ederken, konudan tamamen uzaklaştım. Hayat da böyle bir şeydir desen, tam isabet bağlanacağın kadar boş bir konuda yazdığının farkına varmak ve aslında tüm konunun da bunla ilgisi oluşu... Sevinsen mi üzülsen mi şimdi?..
Sanırım burdan ancak Sabahattin Ali'nin o son derece insani, kusurlu, kendini bildiği kadar her nasılsa kabul de etmiş, edebilmiş sıradan insanlarına uzanırsam, içimin sıkıntısı, kendime biçtiğim lüzumsuz görev ve bu kaybolmuşluk hissinden kurtulmam mümkün olur.
Yazıya başlamadan aklımdaki bambaşkaydı. Tüm yaşamlarımdaki ortaklık, tekrar ettiğinden şüphe olunmayan husus ne idi? Misal 6 yaşındaki Nihan ben değil de başka bir Nihan'dı bana göre. Bu sadece bir '-mış gibi' değil, öyle gerçek bir his ki benim için aksine inanmam mümkün değil neredeyse. 'Peki, bütün o başka Nihanlardaki ortak nokta ne?'
Yazının başındaki The Fountain ve Siddharta belki de dönüp duran tekrar eden 'ulvi amaca' götürecek olan gizemli yazgımız vuku bulanın ardında keşfedilmeyi bekleyen bir gizem değildir. Belki de bayağı, böyle bir kağıt, bir kalemle veya muadili her neyse dümdüz, süssüz ve çabasız yazıldığı gibi okunan bir basitliktedir. Apaçık karşımızdadır. Gün gibidir. Ama biz daha ulvisini aradığımızdan tatmin olamamışızdır bu parçayla. Arayıp durmak, bu sıradanlığı ve hayalkırıklığını kabullenmekten daha cazip gelmiştir.
Bugün 38 yaşında ama 28 görünen Nihan, sabahın 8'inde bunları yazarken kapısını tırmalayan kedi Bıdık'ın gayesini anlamaya yeltenmiştir. Normalde yapmadığı bir şeydir bu. O bilinçli veya bilinçsiz ama canlı bir birey (mi desek) kedinin çabasını, doğal varoluşundaki manasız bakışını, yürüyüp dönüşünü, tokayla iki tur oynamasını izleyip, anlamaya çalışmıştır. Bu mutluluk verici basit bir eylemdir. Hiçbir buluşa varmayacak, sadece o anı aslında birlikte paylaştıklarına dair bir şuurdur.
Varmak istediğim yere birkaç ara durağa uğrayıp varmış ama aynı zamanda da aslında hep o yerdeymiş, tek bir adım atmamış gibi hissediyorum. Umarım okuyan da ordan oraya savrulmuş gibi hissetmemiştir. Dönmedolap gibi. Tam olarak başladığı noktada iniyordur dilerim.

Yorumlar