Metin, görsellik ve kurguda şölen gibi bir filmdi. Oyunculuk çok etkileyiciydi. İçimdeki Deniz'deki Javier Bardem'in oyunculuğu kadar duygu yoğunluğunu hissettirdi.
Kütlesine kıyasla çok akışkan, ince detayların altını özenle çizen ama izleyiciyi o kuyulara düşürmeden, tüm film boyunca büyük resimde tutmayı başaran bir filmdi.
Sürreal ile gerçek, simgelerle mekan mükemmel uyumlanmış, birlikte tek bir şeye dönüşebilmişti. Rüyanın bitişi, gerçeğin başlangıcı film boyunca sır olarak kalmasına rağmen hiç rahatsız etmedi. Çözmekle de uğraştırmadı.
Fade out sahne geçişleri, yer yer tiyatro perdesi yer yer roman hissini verdi. Filmin çoğu sahnesi fotoğrafik ve hatta koreografik planlarla tasarlanmıştı.
Metni vatanseverlik teması ekseninden çok daha evrensel aile ve varoluş temasına odaklanıyordu.
Olduğum şeyden ve olmam gerekenden utanıyorum.
Daima elimizden geleni yaparız.
Ama asla yetmez.
Başarı en büyük başarısızlığım oldu.
Hepimizin hakkımızdaki duygu ve düşüncelerini kararttığımız babalarımız yok mudur?
Ordan beslenmeyen ruhlarımız, patrondan, sevgiliden, eşten dostan medet ummaz mı?
Suçluluk, destek arayışı.
Bir de hatıraların çarpıklığı.
Gerçekte olanla, bizim özlediğimiz arasındaki ayrım.
Üniversitede ailemden uzakken, kendimi çok kimsesiz hissedip, gözyaşları içinde uyuduğum çok olmuştur. O his, acıkmak gibi, susamak gibi bir ihtiyaçtı adeta. Ve ne zaman kavuşsak, bir an önce geri dönmek isterdim. Bu paradoksal bir döngüydü. Bu hislerin ne birinden ne diğerinden kurtulamıyordum. Her ikisini de sanki öbürü bir daha asla yaşanmayacakmış gibi yaşıyordum. Bir süre sonra öbürünün yaşanacağı hafızamdan siliniyordu. Kafamın içinde aynı anda sadece birine yer var gibiydi.
6 milyar yıl sonunda insanın belki de geliştiremediği -en azından benim- en önemli yeti bu olabilir. Bir anı yaşarken, diğerini de yaşayabilmek. Hatırlamak değil ama yaşamak. Hissetmek. Bunu başarabilseydim, 2 ileri 1 geri değil hep ileri giderdim. Ama belki de hep ileri gitmek iyi bir şey değildir. Belki de zamanın ve evrimin olması gereken akış budur. Ve ben bütün hayatımı bu akışı bozmak ve bozamadığıma üzülmekle geçiriyorumdur. Koskoca evrende hepi topu 80 senelik varlığımı boşuna önemsiyorumdur. Tabii kendime de haksızlık etmeyeyim. İçgüdüsel olarak varlık nedenim 80 seneye ulaşmak. Ve beni geri götüren her adım bundan uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Ve bu ufak mücadelenin tek nedeni aslında yine var olmak. Belki de geri adımlar bizi hedeften saptırmıyordur. Doğrular ve yanlışlar hep birer ilüzyondur. Onlara da haksızlık etmeyelim. Belki de kağıt üstündeki teoriler gibidirler. Vardırlar ama gerçek değildirler. Hilbert'in sonsuz otel paradoksu gibi. Geçerli ama hayalidirler.
Aile dizilimi konusuna biraz tepkiselim ama o, terapiler, bilişsel çalışmalar hepsinde ''iyileştirme'' ve ''rahatlatma'' amaçlı uygulanan rol oyunlarını ihtiyaç duyduğumuz anlarda neden oynamayız ki?
Babandan duyman gereken bir hoş söz veya onay varsa, var olduğunu biliyorsan, duyamadığın için acı çekmek yerine kendi kendine söyleyip ilerlesen...
Buraya kadar geldiğim tek nokta, sorunun çözümünü sorunun içinde aramak yanılgısındayız. Çözümü biliyor, ulaşabiliyor ama imkansız yoldan gelmesini istiyoruz. Sonuçlara değil, şekillere odaklıyız. Hayat o kadar da komplike değil oysa.
''Hayat kısacık bir anlamsız olaylar silsilesidir.'' diyor filmdeki baba.
Film uzun ama her dönemecinde şaşırtarak ilerliyor. İdeaları gerçeklikle aktarırken, aniden rüyadan uyandırıyor ve bundan zevk aldığını ustalıkla gösteriyor. Yer yer ani mekan değişimleri, yer yer mekan dönüşümleriyle de zenginleştiriyor.
Ve bir yandan kendini soktuğun cehennemden ait hissettiğin yere döndüğünde oluşan özgürlük hissini de çok başarıyla izleyiciye aktarıyor.
''Başarıdan bir yudum al, ağzının içinde döndür ve tükür. Yoksa seni zehirler.''
Yorumlar