Film: LES REVENANTS/GERİ DÖNDÜLER- ROBIN CAMPILLO
“Dünyanın her yerinde durum aynı” der dış ses.
Hayatın gerçekleri ve zamanın tozları ile artık anılaşmış anların zihinlere
daima beklenmedik şekil ve zamanlarda gerçekleştirdiği büyük göçler
aracılığıyla özünde insanın kendi ruhunu istilası ve taş taş üstünde bırakmamacasına
yağmalaması ile özdeştir bu bahsi geçen durum.
Son 10 yıl içinde ölenlerin
yavaş yavaş kentin sokaklarında evlerine doğru yürümeleri ile açılan sahne,
filmin dış sesinin, dünyanın her yerinde durumun aynı olduğunu açıklamasıyla
devam eder. Bunca insan nasıl ve neden dirilmiştir? Yaşayanlar arasında büyük
bir şaşkınlığa ve şoka yol açan bu olay gerçek yaşamdan kopartılmadan bu “geri
dönmüşler”in topluma hızla kazandırılması ile ilgili çalışmaların yerel
yönetimlerce yürütülmesi ile devam eder. Filmde ölülerine kavuşmuşlar ile
bununla yüzleşemeyenler yavaş yavaş duruma alışırken, “geri dönmüşler” garip
bir şekilde kentin belirli noktalarında toplanmakta ve günlük yaşamda da türlü
garip davranışlar sergilemektedirler. Bellidir ki bu gelenler ile yıllar önce
gidenler arasında büyük farklar vardır. Geride kalanların anılarında hala “ilk
günkü” gibi yaşatmaya çabaladıkları bu yakınları tekrar yaşamlarına sokmaya ve
kaybedişin acısını yinelemeye cesaretlerinin olup olmadığı ise ayrı bir
muammadır. Tümüyle ilginç bir fikirden yola çıkmış “Les Revenants” yönetmenin
ilk uzun metraj denemesi olup, yaşamdaki türlü noktalara da el uzatmaktadır.
İnsanın yalnızlığını bir kenara koyarsak, insanın yalnız kalmama çabasını ele
almış olan bu filmde oyunculuklarda çaresizlik ve en akla mantığa aykırı bu tür
bir olay karşısında bile kaybedilen yakınların geri dönmüş olmaları sebebiyle
bir normallik ve bir olduğu gibi-sorgulamadan-derhal kabullenme hevesi göze
çarpmaktadır. Filmi izlerken bu insanlar neden hala bu hayaletlerle yaşıyor,
nasıl kendilerini bu denli kandırabilirler ya da bu durumu nasıl bu şekilde
kabullenebilirler diye sormadan edemeyen izleyiciler için cevap Hoca’nın
kazanının önce doğurmasından sonra ölmesinden farksızdır diyebiliriz. Tabii
ufak bir ayrıntı ile : Kazanlar öldükten sonra pek azımız onları bile isteye ve
zorla da olsa anılarımızda yaşatmaya devam eder.
Bir gece lambası gibi minik
eşyalar, bir işyerinin çıkışı-girişi, bir zaman tamamen yabancısı olunan ortak
tanıdıklar… Eşyalar, mekanlar, insanlar… Sıkı sıkı tutunarak yaşamayı
bilinçsizce tercih ettiklerimizin bunlar olduğunu fark etmiş olan yönetmen
Robin Campillo, bu ilk uzun metraj denemesinde insana insanın çaresizliğini ve
“dünyanın her yerindeki durum”u aktaran duygusal bir film ortaya çıkarmış.
Tutunarak yaşadığımız anılar
bir zaman sonra zaten gerçekte olduklarından başka anlamları da barındırmaya
başlarken, artık “ayrı dünyaların insanı” olmuş taraflar için bu
yaşanmışlıkların aynı ifadeyi bulması ise doğallıkla imkansızdır. Filmde “öteki
dünyadan” gelen ve “kaybedilmiş” olan (“giden”) için gerçeklik geçmişin bir
anında donmuş, o noktadan sonra farklı bir gerçeklik var olmuştur. Oysa, “bu
dünyada” onun gidişini kabullenmek üzere “kalan” için o andan sonra o anın
varyasyonları adeta yaşanmış, tazelenmiş, başkalaşmıştır. Kabullenmek burada
filmin nihai mesajını da oluşturan bir anahtar. Büyük savaşlar verilmiştir ve
film bu savaşların yaratıcılarını izleyiciye göstermek istemiştir. Kazanan
olmanın önemi ve aslında yolu da yoktur. Önemli olan yaşamı bir savaş alanına
çevirmenin faydasızlığıdır.
Her defasında bir diğerini
bıraktığı noktada bulma beklentisi ile sonların parçası olan insan, bir kere
farklı dünyaların insanları olduktan sonra bir diğeri ve kendisi için yalancı
inanç hapisleri yaratmakta ve gözü dönmüş bir çılgınlıkla diğerini
kuşatmaktadır. Filmde “hep yine yeniden”lere hafifçe değinilmiş, insanın umutla
bir “ilk günkü gibi-herşeyin eskisi gibi” olabileceğine dair boş beklentisi
tokatlanmıştır. Filmde “geri dönmüş”lerden birine aslında daha önce de
defalarca giydiği bir elbisenin ne kadar da çok yakıştığını belirten zavallı “kalan”
kişiye kadının verdiği cevap aslında gerçekliğin soğukluğunu barındırır :
“…sanki ilk kez giymişim gibi konuşuyorsun…” Çünkü öyle kabul etmek isteriz.
Çünkü kendimizi kandırırız. Kandırmayı severiz.
Acı ve kaybolmuşluk duygusu
ile ağlamayı silah ederiz. Kaçma şansımız varken gözyaşlarımızı saklarız,
girdaba düştükten sonra ise omuzları ıslatmaktan kaçınmayız. Filmde karanlık
mutfağın gözyaşlarını sakladığı sahneler, ilerleyen zamanda bilinçsiz son
tutunuşlara doğru yol almıştır. Sıkı sıkıya tutunduğun anlamlar karşında bir
hiçliğe dönüşüyorken bunu kabullenmek elbette zordur. İnsan hep şu anı sonsuz
kabul etmek eğilimdedir. Eğer şu anda yaşanan bu ise geçmişte yaşanan
gerçekliği de şimdiye göre tekrar düzenler ve hüsranımızı ikiye üçe ve sonsuza
katlarız. Aynı şekilde şimdi sadece şimdi olamaz, geleceğin darmadağın olmasına
büyük bir işaret teşkil eder çoğu zaman. Bunlar ne kadar yanlıştır, ne çok
bilir ama ne çok unuturuz.
Belki de yönetmenin “ölü”leri
diriltmesinin ardında yatan hayatlarımıza giren insanların hayatlarımızdayken
olduğu formu, çıkıp gittikten sonra koruyamayışı ve bu nedenle gerçekte yok
olurken, zihnimizde sonsuzlaşmaları ile ilişkilidir. Filmde dirilip gelen 70
milyon kadar ölü ile mücadele etmeye çalışan belediye ve yerel yönetimleri
gören izleyici, filme dahil olmakta zorlanmakta ve tüm bu konuyu anlamsız
bulmaktan kurtulamamaktadır. Ben film bittikten sonra bunu şu şekilde
değerlendirmeyi seçtim : Film karelerinde dirilen ölüler ve bunlarla baş etmeye
çalışan yerel yönetimler kabul edilemez ise gerçekte tüm bu ölmüşleri diriltme
çabası nasıl olup da yaşamlarımızı istila etmektedir?
“Les Revenants” birtakım
eleştirmenler tarafından Avrupa’nın karşılaştığı mülteci sorunuyla bağdaştırılmış
olsa da toplumların-insanların acıyla başa çıkması ve yaşamın nihai kuralları
karşısında nasıl davrandığı ile ilgili duygusal bir yapımdır.

Yorumlar