REKLAMCILIK YAZI DİZİLİŞİ \ Reklamcılıktan Kaçış

“Abla, ablacım, bi’ dakkanı alabilir miyim? Ablacım bi’şey sorucam…” dış ses vicdanınızla oynamaktadır. Ya vapura yetişiyor ya da simit almak için durmuşsunuzdur. Yanınızda yürümeye başlar. Elinde kağıt mendil yahut sakız tutmaktadır ya da kalemler… Okul harçlığını çıkartmaktadır. Üstündeki önlük sizi inandırır. Dış ses vicdanınıza seslenir. Tekrar. Halbuki burnunuz akmıyordur, yazacak kelimeniz yoktur ya da sakız istememiştir canınız. Dedim ya ihtiyacınız yoktur kızın sattıklarına…

Evinizdesiniz. Doğu ile batının sentezlenmeye alışık olduğu coğrafyalarda ‘salon’da. Oturma odasında…
Gizli mağaranızda…
Güç hayvanınızı arıyorsunuz.
İşte, orada, parmağınızın ucunda… Bilindik sesi ile dürtülerinizi ayaklandırmakta: ZAP!

Aniden izlediğiniz programı bölen bir dış ses:
“Cappy, dooooğğğğal aroma!”
ZAP!
“Ev alırken uzmanına danışın!”
ZAP!
“Çünkü ben buna değerim!”
ZAP!
ZAP!
ZAP!

“Ablacım, kardeşim hasta. Babam işsiz...”

Bu yazının öncesinde masumiyet avcısı reklamcıların defalarca tecavüz ettiği beyinlerden bahsetmiştim. İletişim bombardımanından… Sync kurşunlarından…
Biraz da akıldan-fikirden… İnsanoğlundan…
Kaçışı ararken, “pop-corn ye, coke iç”e takılan sinema izleyicisi oldum. Aldatılmış hissettim. Hakkı yok dedim. Akıllının birinin beni kullanmaya sonra da deep-freeze poşeti gibi yırtarak açmaya hakkı yok. Yeşil ışıklı “exit” tam karşımdaydı. Koştum. Bacaklarım gerilene, vücudumda vücudumu taşıdığımı hissedene dek koştum. Ağırlaştım, durmadım. “Abla, ablacııııım…”

Satın almaya niyetim yoktu. Koşu bandına ihtiyacım yoktu. 6’lı bıçak setine… Cımbıza, İsveç çakısına… Mikrofiber dokulu toz bezine… O ruja… Acıkmamıştım, elmalı pastayı neden yedim!

“İmaj hiçbir şey, susuzluk her şey!”
Yalaaaaaaan, hayıııııııııııır!

TV sehpamızın üstünde cüzdanlarımıza buyuran sesin sahibi büyükanne kılığındaki kurt, sokakta önlüğüyle karşımıza çıkıyor. Daha düşük bütçeli prodüksiyonların reel çapkınlığıyla gözlerini kırpıp, kağıt mendilini düşürüveriyor ayaklarımızın dibine. Çalıyor yüreklerimizi.
Yolumuzdan alıkoymuyor mu bizi, önce ağlatıp sonra mendili satmıyor mu, hiç değilse ‘masum’ olmuyor mu ya da kader kurbanı… Kırmızı külahlarımızı değişmenin vakti gelmiyor mu, çatmıyor mu iç sesimiz hep o TV sehpasına, kitle iletişim oraklarına…
Zihnimiz yine karşı koymanın dayatılmış hafifliğiyle ‘hayır’ demiyor mu. Tüm bu kaos metninden daha hafifletilmiş müebbetler içermiyor mu aslında. Abartmıyor muyuz biraz?

“Bu film trafiğe kapalı alanda çekilmiştir.” Ya da “Bu filmde gördüklerinizi tek başınıza uygulamayın.”

Dünyanın tüm ezilenleri birleşin! Birleşip çay için.

“Ice Tea. Doğğğğal Serinlik”

“Tepki duyun. Tepkili olun.” Bunu kim demiş! İç sesinize sordunuz mu hiç, iç sesinizi yerinden kazıyan o kitlesel oraklar, yerine cemiyetin bant kayıtlarını yerleştirmiş, besbelli. Yine o yapmış! Ama neyse ki ben tüm bunları yapanın kim olduğunu biliyorum. TV sehpası, bir de FM ayarları arasına sıkışmış o ses… Dış’tan gelen ses… Ben o sesi nerde duysam tanırım da komşunun arabası çok güzel. Benim de arabaya ihtiyacım var. Bu biraz eskidi. Yenisine ihtiyacım var. Ya da aslında ikinciye ihtiyacım var. İhtiyacım var mendillere, hava yağacak.

“İhtiyacım var kendimi yardımsever hissetmeye. İhtiyacım var ruhumdaki prematüre insanlığı büyütmeye. Acıktım. Elmalı pasta değil, hoşgörüye açım. Açık olmaya açım. Olduğum halimle kabul görmeye açım. Sevilmeye, sevmeye… Kendimi kaybettim. Başkalarını yansıtmaya çalışırken kendimi başkalarında görmeye alıştım. Olmak istediğim şeyi olamayana da tahammülüm yok artık. Çok kızıyorum. Çok… Çok içtim dün gece, sesim kısıldı. Duyamadım kendimi. Yabancılaştım yine. Ah, bu yabancılaşma illeti… Hep sevgi dolu çocukluklardan, masallardan gelmedik mi bugünlere. Neydi? Ne renkti kızın başlığı? ”
İç ses.

Yorumlar

Popüler Yayınlar