Tiyatro: DALGA / DONKİŞOT Tiyatro*

Yazan : Reinhold TRITT
Çeviren : A. Naki ÖNER
Yöneten : Şakir GÜRZUMAR
Dekor : Ali Cem KÖROĞLU
Kostüm : Nalan TÜRKOĞLU
Işık : Kemal YİĞİTCAN
Müzik : Targan TÜRE
Yapımcı : Tarık GÜVENÇ

Oynayanlar : Levent Ülgen, Ayça Abana, Metin Çoşkun, Faruk Akgören, Ayşegül Alpak, Onur Dikmen, Duygu Eren, Çetin Güner, Ece Özdikici, Fatih Sönmez, Serhan Süsler, Serhat Teoman, Ekin Türkmen, Serdar Yeğin


A.B.D’de bir kolejde Tarih öğretmeni olan Ron Jones'un yaşadığı bir deneyimden hareketle Alman yazar Reinhold TRITT tarafından yazılmış oyun, insanın içindeki zorbayı ortaya çıkaran bir itaat deneyini -DALGA’yı- izleyiciye sunuyor.

Oyun, Gordon College’da tarih öğretmeni olan Ben Ross’un II. Dünya Savaşı ve Hitler’in Yahudi Soykırımı’nı anlattığı dersinde, vahşetin görüntüleri ile sarsılan öğrencilerinin neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna verecek bir yanıt bulamaması ile başlar. İdealist ve işine aşık bir öğretmen olan Ross, tüm sınıfın katılacağı masum bir itaat deneyi planlayarak öğrencilerinin sormuş olduğu soruyu etkili bir biçimde yanıtlamak ister.

Başlangıçta bir bireyi başarıya taşıyan anahtar olarak “disiplin” kavramı ekseninde şekillenen bir “oyun” olarak başlayan deney, dersler ilerledikçe kendi sloganı, logosu, kuralları ve özel selamlaşma şekilleri hatta kendine özgü bir giyim tarzı da olan “DALGA” adlı bir harekete dönüşür.

Üstelik “DALGA” hareketi tarih dersi sınıfı ile de sınırlı kalmaz ve giderek üye sayısı artar. Artık
Öğretmen Ross da bu hareket üstündeki kontrolünü yitirmiştir. Kısa bir süre içinde minik bir oyun olarak başlayan “DALGA”, bütün okulu içine alan bir çılgınlığa dönüşerek, kitle ruhuna teslimiyetin felaketini ve kitle ruhunun nasıl önüne geçilemez bir zorbalığa dönüşebileceğini tarih sahnesinden tiyatro sahnesine taşıyor.

Daniel De Foe’nun : “Olabilselerdi tüm insanlar tiran olurlardı.” sözünü bir hipotez olarak alırsak, Harbiye’deki Kenter Tiyatrosu sahnesi şu sıralar ilginç bir insanlık deneyine laboratuvarlık etmekte diyebiliriz.

Dünyanın kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yer olduğunu vurgulayan oyun, bazı noktalarda Lars Von Trier’in Dogville’ini izleyiciye anımsatıyor. Dogville’i izledikten sonra kendi kendine kötülük yapılan bir şey midir yoksa olunan mı diye sormadan edemeyen izleyici, DALGA’yı izledikten sonra tek tek kimsenin “kötü” olmadığı bir toplulukta kötülüğün nasıl elden ele dolaşarak büyüdüğüne tanıklık edebiliyor.

Oyunun henüz ilk sahnelerinde, öğrenci rolündeki oyuncularla birlikte izleyiciler olarak bizler de Hitler’in liderliğindeki Yahudi Soykırımı’na dair oldukça iç parçalayıcı bir görsel gösterimine maruz kalıyoruz. Sahnede bu rahatsız durum abartılı tarzı ile oyunculuklarda dışavurulurken, koltuklarındaki izleyiciler ise hangisini izleyeceklerini bilemeden bir oyuna bir de oyunun içindeki gerçekliğe bakakalıyor. Bir yandan öğrencilerden biri oluveren izleyici diğer yandan oyundan gerçekliğe uzanan bir bocalamanın kahramanı oluyor. Tiyatroda yabancılaşmayı abartılı diyaloglar ya da kulakları delip geçen ses tonlarından kurtaran bu eklentiyi ve bunun oyunun içine yediriliş şeklini ve dozunu ayarlamak ise yönetmenin ustalığı olsa gerek.

Soykırımdan sonra yapılan araştırmaların ortaya çıkarttığı gerçeklerden biri olarak tüm olan bitenden bihaber milyonlarca Alman’ın var olduğu gerçeği, sahnede şokla karşılanırken, ilerleyen sahnelerde “bihaber” deneklerimiz kendilerinin de bir parçası ve hatta uygulayıcısı oldukları şiddet ve baskı eylemlerinin farkında değil gözükmektedirler. Kitlesel eylemlerde göze çarpan masumiyet illüzyonu toplum içinde sorumluluk pastasının nasıl servis edildiğini gösterir nitelikte. Pasta masaya gelir, herkes ortadan bir çatal alır ama kimsenin karnı doymamıştır.

Oyun genelinde karakterlerin iç dünyaları derinlikli olarak işlenmemiş de olsa, toplumda dışlanmış, kendini tek başına ifade edemeyen kimselerin nasıl da belli bazı gruplarda kendilerini ifade etmeye kolayca meyilli olduklarını ve sapkın dini tarikatların, dağlarda ikamet eden gençlerin, dahası canlı bombaların nasıl var olduklarını oyunun karakterlerinden Robert’ın işaret ettiğini söyleyebiliriz. Başta içe kapalı, öz güven eksikliği yaşayan bir Robert görürken, deney başladıktan sonra “Disiplinle daha güçlü, birlikte daha güçlü!” diyen sınıfın “lider”i konumunda bir Robert ile karşı karşıya kalıyoruz. Burada iki uç karaktere kısa zaman aralıkları ile dalıp çıkabilen bir oyunculukla karşı karşıyayız. Ve görüyoruz ki biri bir gerçeklik yaratıyor, kendini inandırıyor önce ve sonra diğerlerine de inanmak düşüyor. Çünkü herkesin olduğu şeyden öyle memnuniyetsiz olduğu bir dünyada yaşıyoruz ki ve hepimiz öyle istiyoruz ki başka bir şeye dönüşmek… Sonunda hepimiz birbirimizin illüzyonunu tolare eder oluyoruz aslında kendi büyüsünü muhafaza edebilmek üzere yaşamlarımızın.

Oyunda adeta bir anda sessiz bir sözleşmenin tarafları gibi hareket edildiği de bir diğer dikkat çekici durum. Öğretmen Ross’un sınıfı en basit eylem parçacığında bile öyle senkronize bir hal alıyor ki bunun mümkünlüğü, çileden çıkması ve devrimi gerçekleştirmesi beklenen işçi sınıfın bu oyundaki gibi bir senkronizasyona hiçbir zaman eremeyebileceği riskini göz ardı etmeyen Lenin’in Öncü Parti’yi kurmasını anlamsızlaştırıyor birden. Ortada sessiz bir anlaşma var gibi ve bu öyle sistemli ilerliyor ki… İzleyicinin tek görebildiği ise sadece ve sadece her şeyin bir anda oluverdiği. Yine de “lider” figürünün oyunda ‘eylem şart’ diyerek kitleyi ne yapması gerektiği konusunda olmasa da bir şey yapması gerektiği konusunda yönlendiren faktör olduğunu söyleyebiliriz. Üyeler ise itaat etmeye oldukça istekliler. Oyun bu noktada insanın “düşünme derdi”nden kurtulmak için nasıl bir çırpınış içinde olduğunu vurguluyor. Düşünen hayvanlar olarak niteleyebileceğimiz türümüz aslında hayvanlaşabilmek için özgürlüğü feda ediyor. Tek başına savunmasız, sürüsü ile güvende ve çobanı da gerekli tüm tayinleri yapabilecek güçte iken insana düşen piramidin en altında yer alan ihtiyaçlarını gidermek oluyor ki bu da sürü ile basitleşiyor. Düşünmek sahip olduğumuz en büyük erdem de olabiliyor, omuzlarımızdaki en büyük yük de ve bu böyleyken Tyler Durden gibi birinin ortaya çıkıp kendisine bir ordu kurması işte o kadar basit oluveriyor. “Uzaymaymunları” çünkü türümüzün ataları çağımızda sadece tek farkla-uzayla birleşiyor. Biraz daha duygusal, biraz daha zeki ama çok daha mutsuz ve yalnız. Sömürülmeye öyle açık ki sömüren Tyler Durden da olabilir, Bush da, Saddam da, Hitler de ve ama Stalin de… Bu noktada oyunun son perdesinde oyun ne yazık ki tek eksikle son buluyor. Oyunun sonunda görsel bir sunum ile emperyalizmin ve faşizmin totaliter temsilcileri elleri havada izleyiciyi selamlarken, Stalin’i orada göremeyişimi bir eksiklik olarak niteleyebilirim. Eşitlik adına özgürlüğün feda edildiği her sistem totaliterdir. Ve totalitarizmin her iki ucu da aslında insanı aynı şekilde eritiyor toplum potasında.

İnsanın insanla kıyasıya rekabetini destekleyen sistemlerde birinin çıkıp da kitleye: “Birbirinizle yarışmayın!” dediği, “gözde insan” olmaya gereğin kalmadığı, herkesin “doğallıkla” üye olabildiği bir grubun yaratıldığı bu tür eylemlere dahil olmak bir gereksinim halini alıyor. Sistem ‘gözde’leri yaratırken, başkaldırı ‘gözde’ olmanın bir yöntemine dönüşüyor ve sistem “gözde”lere izin veriyorken dünyanın tüm ezilenleri ise birleşiyor ama ne için birleştiklerini bilmiyor görünüyorlar. Üniformalar giyiliyor kolayca aidiyet uğruna. Belli bir gruba aidiyetin basit simgeleri aslında insanın bazı ön kabullerde bulunduğunun da simgesi oluyor. Oyunda üniformalar giyilirken kimse ses çıkarmıyor ama ilerleyen aşamalarda dağıtılan yaka kartları rahatsızlık yaratabiliyor üyeler arasında. Bazıları ilave sorumluluk ile ödüllendirilirken, hiyerarşi de yavaş yavaş kendini göstermeye, ‘eşitlik’ uğruna girilen yolda da doğallıkla bir ‘güçlü’ üst grup oluşmaya başlıyor. Sonra şüpheleri olan üyeler kabul edilemiyor ve baskı mekanizması işlemeye başlıyor. Çatlak sesleri susturmak için “potansiyel tehlike” senaryoları oluşturuluyor ve bu sayede kitlesel paranoya bu oluşumu ayakta tutan unsurlar arasına yerleşiyor. DALGA’da da tıpkı Fight Club’daki Marla ve 1984’teki Julia karakterleri gibi “uyanış”a bir aşk ilişkisi yardım ediyor. Sanırım insanın sürüden ayrılabilmesi ve sorgulamaya başlaması ikili ilişkiler ile kolaylaşıyor. Belki de bu yüzden hapishanelerde grupça dolaşan mahkumlar dikkat çekmezken, iki kişinin bir arada olması sorun olarak algılanır. Tabii ki bu ikili türden ilişkinin bir aşk ilişkisi olması sanat eserini daha sürükleyici hale getirebilir ama gerçekteki durum insanın kitle içinde kendisini ‘kurallara uyan/uymayan’ olarak ifade ediyor olduğu ve normallik sınırları içinde kaldığı sürece her şeyin yolunda gittiğidir. Ve karakterin, bireysel özelliklerin, minimize edildiği bu kitlesel yaşamda bu durum sadece ve sadece ikili ilişkiler ile bir miktar sarsıntıya uğrayabilir. Çünkü orada iki insan vardır. İki insan bir grup teşkil etmez ve iki insan birbirini kendisinden farklı bir unsur olarak görmeye meyillidir. Farklılaşma güdüsü bir başkası varken kendisini gösterir, insan bir tane başka insanın karşısında kendisini temsil etmeye ya da günümüzde kendisini oynamaya başlar.

Basit bir oyun ile başlayan tüm bu sapkınlığın karşısında insanın oyunları seçebilme özgürlüğüne ve yetisine sahip olduğu karşı tezi sunuluyor ancak oyunları seçebilme yetisine sahip insan ile oyuna girmek isteyen ama hep yedek kulübesinde olmuş ve bundan sıkılmış insanı ayırmak gerekir belki de. Bazı oyunlar sevilmeyebilir ama önce deneme hakkının mevcudiyeti gerekir. Başka hiçbir oyuna kabul edilmeyen çocuklar bir araya gelip kendi oyunlarını kurmaya ya da kendilerini kabul eden bir oyuna katılmaya karar verirlerse bundan doğal ne olabilir ki. Ve günümüzde sırf bu çocuklar için oyun kurucular beklemektedir köşe başlarında. Burada etik geçerlikten, kötülükten ya da zayıflıktan bahsetmek bence yanlış olur. Ezilen her zaman kendi çözümünü yaratacaktır. DALGA’da da Öğretmen Ross’un öğrencileri zil çaldıktan sonra bile sınıfı boşaltmamaktadır. Çünkü o ayrıcalıklı sınıfta kalmak ve dış yaşamın gerçeği ile yüzleşmek istememektedirler. Bu bir tercih ise bu insanların iradelerinden bahsedilecekse, şu gerçeklik de unutulmamalıdır diye düşünüyorum: Bir sigara ile tiryaki olunmayabilir ama tek ünlem otorite bağımlılığı için oldukça yeterli görünmektedir.

DALGA, dünyayı daha az tehlikeli bir yer haline getirebilmek çabasındaki DONKİŞOT Tiyatrosu’nun üstüne düşen eserdir.
Yalnızca iyiliğe seyirci kalmanız dileğiyle…

*Yazı elbette güncel değildir. Arşivliktir.


Yorumlar

Popüler Yayınlar